Ülkemiz dahil olmak üzere tüm dünyada etkisini gösteren, Dünya Sağlık Örgütü tarafından pandemi olarak kabul edilen Yeni Coronavirus salgınıyla mücadele için tüm ülkeler koruma mekanizmaları geliştirmekte ve salgının yıkıcı etkilerini minimize etmeye çalışmaktadırlar. Devletler, salgının yıkıcı etkilerine karşı sağlık alanında yaptıkları büyük mücadeleyle birlikte, salgının kaçınılmaz olumsuz ekonomik etkilerini azaltmaya yönelik tedbirleri de artırma gayretindedir.
Taraflara haklar ve borçlar yükleyen ticari ilişkilerde ve sözleşmelerde, salgının olumsuz ekonomik etkileri hızla kendini göstermeye başlamıştır. Daha önce karşılaşılmayan bu durum karşısında, yeni yasal düzenlemelerin yapılması, idari kararların alınması, yapılanların da geliştirilmesi gereklidir. Bununla birlikte, salgının kira, satım, franchise gibi sözleşmelere olan hukuksal etkilerini değerlendirmek ve ortaya çıkması muhtemel hukuksal sorunlara uygulanacak kurallara ve pratik çözümlere değinmek yararlı olacaktır.
YASAL DÜZENLEMELER VE SÖZLEŞMELERE UYGULANMASI
Özel borç ilişkilerinde mücbir sebep hallerine uygulanacak hükümler, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunda düzenlenmiştir. Mücbir sebep kavramı yasada açık bir şekilde tanımlanmamıştır. Bununla birlikte Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2017/1190 E. 2018/1259 K. Sayılı kararında mücbir sebep tanımlanmıştır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun kararına göre, “Mücbir sebep, sorumlu veya borçlunun faaliyet ve işletmesi dışında meydana gelen genel bir davranış normunun veya borcun ihlaline mutlak ve kaçınılmaz bir şekilde yol açan, öngörülmesi ve karşı konulması mümkün olmayan olağanüstü bir olaydır (Eren, F.: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2017,s. 582). Deprem, sel, yangın, salgın hastalık gibi doğal afetler mücbir sebep sayılır.”
Salgın hastalık, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun kararında da vurgulandığı üzere mücbir sebep hallerinden biri olarak kabul edilmiştir. Bu kapsamda, Coronavirus salgınının sağlık, ekonomi ve hukuksal ilişkilere olumsuz etkileri, Türk hukukunda pek çok hukuki ilişki türü açısından mücbir sebep olarak kabul edilebilecektir. Bu konudaki ihtilafların çözümünde uygulanacak yasal düzenleme, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun ifa imkansızlığını düzenleyen 136. Maddesi, kısmi ifa imkansızlığını düzenleyen 137. Maddesi ve aşırı ifa güçlüğünü düzenleyen 138. Maddeleridir.
İlgili maddelerin başlıklarından da anlaşılacağı üzere, salgının sözleşmelere etkileri incelenirken, her bir sözleşme bakımından ayrı ayrı olmak üzere salgının; i) ifayı tamamen imkânsız hale getirip getirmediği ii) ifanın yalnızca kısmen imkansız hale gelip gelmediği iii) ifa mümkün olmakla birlikte ifanın aşırı bir şekilde güçleşip güçleşmediği değerlendirilmelidir. Salgının ifaya etkisine göre her sözleşme ve olay bakımından uygulanacak olan hukuk kuralı farklı olabilir.
Belirtmek gerekir ki Türk Hukuku’nda mücbir sebep ve sözleşmelere etkisini düzenleyen hükümler emredici nitelikte olmadığından aksinin kararlaştırılması mümkündür. Bu nedenle taraflar arasında imzalanan sözleşmede mücbir sebeplere ilişkin düzenleme varsa, sözleşmedeki bu hükümler dikkate alınır. Sözleşmede yer alan hükümlerin uygulanmasında yasal bir engel bulunmuyorsa ve olayın çözümü için yeterliyse mücbir sebebin sözleşmeye etkisini çözmede sözleşme hükümlerin uygulanması mümkündür. Yazımızda, taraflar arasındaki sözleşmede mücbir sebebe ilişkin bir hükmün olmadığı veya sözleşme hükümlerinin hukuksal sorunu çözmede yeterli olmadığı durumlar incelenecektir.
- İfanın tamamen imkansız hale gelmesi
Türk Borçlar Kanunu Madde 136- Borcun ifası borçlunun sorumlu tutulamayacağı sebeplerle imkânsızlaşırsa, borç sona erer.
Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde imkânsızlık sebebiyle borçtan kurtulan borçlu, karşı taraftan almış olduğu edimi sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca geri vermekle yükümlü olup, henüz kendisine ifa edilmemiş olan edimi isteme hakkını kaybeder. Kanun veya sözleşmeyle borcun ifasından önce doğan hasarın alacaklıya yükletilmiş olduğu durumlar, bu hükmün dışındadır.
Borçlu ifanın imkânsızlaştığını alacaklıya gecikmeksizin bildirmez ve zararın artmaması için gerekli önlemleri almazsa, bundan doğan zararları gidermekle yükümlüdür”
Türk Borçlar Kanunu’nun 136 maddesinde yer alan düzenleme, borçlunun hiçbir kusuru olmaksızın mücbir sebep nedeniyle borcun ifa edilmesi imkânsız hale gelmişse, borçlunun borcundan kurtulacağını düzenlemektedir. Yine ilgili madde gereğince, imkânsızlık sebebiyle borcundan kurtulan borçlu, karşı taraftan almış olduğu edimi sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca geri vermelidir.
Genel kural olarak hukuk sistemi, ahde vefa ilkesi kapsamında istisnai durumlar dışında sözleşmelerin ayakta tutulmasını hedeflemektedir. Bu nedenle, ilgili maddenin uygulanması için ifanın mutlak bir biçimde imkânsız hale gelmesi başka bir deyişle mücbir sebep nedeniyle daimi olarak ifa edilmesinin mümkün olmaması aranacaktır. Bu değerlendirme yapılırken dürüstlük kuralı gereğince sözleşmenin ayakta tutulmasının/uyarlanmasının mümkün olduğu hallerde ilgili maddenin uygulanması doğru olmayacaktır.
Burada dikkat edilmesi gereken başka bir husus da para ödeme borçlarının kural olarak imkânsız hale geldiğinden söz edilemeyeceğidir. Bu nedenle, birçok sözleşme bakımından ifanın tamamen imkânsız hale geldiği ve borçlunun borcundan kurtulduğunu söylemek mümkün değildir.
- İfanın kısmen imkânsız hale gelmesi ve geçici ifa imkansızlığı
Türk Borçlar Kanunu Madde 137- Borcun ifası borçlunun sorumlu tutulamayacağı sebeplerle kısmen imkânsızlaşırsa borçlu, borcunun sadece imkânsızlaşan kısmından kurtulur. Ancak, bu kısmi ifa imkânsızlığı önceden öngörülseydi taraflarca böyle bir sözleşmenin yapılmayacağı açıkça anlaşılırsa, borcun tamamı sona erer.
Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde, bir tarafın borcu kısmen imkânsızlaşır ve alacaklı kısmi ifaya razı olursa, karşı edim de o oranda ifa edilir. Alacaklının böyle bir ifaya razı olmaması veya karşı edimin bölünemeyen nitelikte olması durumunda, tam imkânsızlık hükümleri uygulanır.
Kısmi ifa imkansızlığının mevcut olduğu durumlarda, kural olarak borçlu sadece borcun imkansızlaşan kısmından kurtulacaktır. Bununla birlikte, eğer sözleşme kurulurken bu kısmi ifa imkansızlığı hali oluştuğunda tarafların böyle bir sözleşmeyi yapmayacakları anlaşılıyorsa, tıpkı 136. Maddede yer alan ifa imkansızlığı gibi borcun tamamının sona ermesi de söz konusu olabilecektir.
Kısmi ifa imkansızlığında borcu tamamen sona erdireceği durumlardan biri de alacaklının kısmi ifaya razı olmaması veya edimin bölünemeyen nitelikte olmasıdır. Bu durumlarda da ifa imkansızlığına ilişkin hükümler (TBK 136. Madde) uygulanacak ve borç sona erecektir.
Kısmi ifa imkansızlığından bahsedilirken değinilmesi gereken bir diğer kavram, “geçici” ifa imkansızlığıdır. Kısmi ifa imkansızlığıyla iç içe geçmiş bir kavram olan geçici ifa imkansızlığına ilişkin kanunda bir düzenleme bulunmamakla birlikte, ilgili kavram birçok somut olayda karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, salgın hastalık nedeniyle faaliyetlerine geçici olarak son verilen spor salonları, gece kulüpleri, restoranlar ve diğer birçok kuruluşun hukuki ilişkilerinin sözleşmenin türüne göre “geçici” olarak imkânsız hale geldiğinden bahsedilebilir.
Geçici imkânsızlık konusunda yüksek yargı kararları da oldukça sınırlıdır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2010-193 E. 2010-235 K. Numaralı kararında; akdin ifasının mümkün olmasının bir hadisenin gerçekleşmesine bağlı olduğu hallerde geçici ifa imkansızlığından bahsedilebileceğini belirtmiştir. Bu kapsamda, örneğin; salgının ortadan kalkması, işletmelerin açılmasına ve işletilmesinin devamına ilişkin bir idari karar verilmesi halinde, ifanın mümkün hale geldiğinden söz edilebilecektir. Ancak, yukarıda da belirtildiği üzere para borçlarının imkânsız hale gelmesi söz konusu olmayacağından, burada bahsedilen söz konusu işletmelerin para borcu dışında kalan ifa borçlarına yöneliktir.
Aynı karar uyarınca bu geçici imkânsızlık halinin ne kadar süreceği belirli olmadığı durumlarda, tarafların ne kadar süre ile sözleşmeyle bağlı olacağı irdelenmiştir. Hukuk Genel Kurulu bu konuda dürüstlük kuralına dayalı olarak bir değerlendirme yapmış ve “geçici imkânsızlık halinde tarafların o sözleşmeyle bağlı tutulma süresine “akde tahammül süresi” denilmektedir. Bu sürenin gerçekleşip gerçekleşmediğini de her somut olaya göre ve onun çerçevesinde değerlendirmek gerekir.” diye belirtmiştir. Buna göre, somut olaya göre akde tahammül süresinin değerlendirilmesi gerekir ve tahammül süresinin aşılması halinde artık sözleşmeye bağlılığın sona ererek borçlunun borcundan kurtulması söz konusu olabilecektir.
- Aşırı İfa Güçlüğü
Türk Borçlar Kanunu Madde 138- Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır. Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır.
Kanımızca salgın kapsamında birçok sözleşmeye uygulanabilecek hukuki kavram, aşırı ifa güçlüğü ve sözleşmelerin uyarlanması mekanizmasıdır.
Türk Borçlar Kanunu’nun 138. Maddesine göre aşırı ifa güçlüğü, taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü durumumun borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkan, sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları borçlu aleyhine değiştiren, dürüstlük kurallarına göre borçludan ifanın istenemeyeceği durumlar olarak tanımlanmıştır.
Şüphesiz her iki tarafın da kusurundan kaynaklanmayan olağanüstü bir durum olan salgın nedeniyle borcun ifasının güçleşmesi, ilgili madde kapsamında değerlendirebilecektir. Aşırı ifa güçlüğü ve sözleşmelerin uyarlanması kavramı, salgın nedeniyle borcun ifa edilmesinin imkânsız hale gelmediği ancak borcun ifasının aşırı ölçüde güçleştiği durumlarda uygulanacaktır. Söz konusu hüküm özellikle para borçları yönünden geniş bir uygulama alanı bulacaktır.
İlgili hükme göre borcun ifasının aşırı ölçüde güçleştiği durumlarda, borçlu hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteyebilecektir. Uyarlamanın mümkün olmadığı hallerde ise borçlu sözleşmenin sürekli edimli olup olmamasına bağlı olarak sözleşmeden dönme veya fesih hakkına sahiptir.
Burada dikkat edilmesi gereken bir husus da borçlunun belirtilen bu haklarını ancak borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olması halinde kullanabilecek olmasıdır. Eğer borçlu hiçbir ihtirazı kayıt sürmeksizin borcunu ifa etmişse artık sözleşmenin uyarlanmasını isteme veya fesih, sözleşmeden dönme hakkını kullanamayacaktır.
Covid-19 (Koronavirus) salgınına yönelik olarak mevcut durumda tarafların sözleşmeyi feshetmek yerine, bu yönde bir mahkeme kararı olmaksızın karşılıklı mutabakat ile sözleşmelerini uyarlaması hem ahde vefa ilkesi hem de yaşanan küresel salgının her iki taraf için de ekonomik etkilerini minimize etmek açısından doğru bir çözüm yolu olarak değerlendirilebilir. Bu aşamada, sözleşme ilişkisi içerisindeki tarafların karşılıklı müzakere ile salgın nedeniyle bozulan dengeyi yeniden sağlamaya çalışmaları hem aralarındaki ilişkinin geleceği hem de mevcut ekonomik durum için faydalı olacaktır.


English



